Kendimi bildim bileli içimde kışı hiç bitmeyen karanlık bir orman var sanki. Sanki kalbimi, sürüsünü kaybetmiş yaralı bir hayvanla paylaşıyorum. Kalabalığıyla birlikte dolu dizgin koşarken göğüs kafesinden vurulmuş, ormana kalmış, kışa kalmış, kaçırmış mevsimleri göçleri, ölememiş. Neşesi yarıda kesilmiş yaralı bir hayvanla, uğultularla, orman ve yalnızlık dolu bir kalmışlıkla paylaşıyorum kalbimi.
Denef Huvaj joins the Artmix Creative team!
(artmixcreative-deactivated20170 gönderdi)
Sıska Bacaklar - Tom Robbins
İlk okul hayatım boyunca,yılbaşı hediyesi için çekilen kuralarda bana çıkan tüm arkadaşlarıma,evden kitap,çerçeve,vazo götürdüm hediye olarak.Yoksulluktan değil de sanki umarsızlıktan.
Babam genellikle gündüzleri evde uyur olurdu. Hani yürürken topuklarını vura vura ses çıkaran, yüksek sesle konuşan gürültülü insanlar vardır ya, (annem onlara hot zot der) işte tam bu yüzden onlardan değilim. Okul tatillerinde gündüzleri bütün günümü hiç konuşmadan, televizyon, radyo açmadan hayalet gibi kendi kendime ayak uçlarımda sessizce dolanıp geçirirdim. Küçük küçük defterler alıp ayrı ayrı şeyler yapardım her birinde. Bir defteri dergilerden kestiğim garip eşyaları yapıştırmak için kullanırdım. Bir diğerini uydurma sembollerden bir alfabeye yaratmaya çalışırken. Renkli çikolata kaplarını kitapların arasında dümdüz yaptıktan sonra kestiğim değişik şekillerde yapıştırdığım cafcaflı bir kolaj defterim bile vardı. Amcamın ağır kitaplarını okumaya çalışıp, odanın ortasında dikilip öğretmen taklidi yapıyordum çoğu zaman. Annemin çok beğendiğim şarap rengi rugan topuklu ayakkabılarının tabanlarına ses yapmasın diye çorap geçirip, uzun iri inci kolyesini boynuma taktım mı hemen havaya giriyordum. Başlıyordum kitapların açıklamalarını okuyup alıntılar, tasvirler yapmaya. ‘Sana Gül Bahçesi Vadetmedimler, Madame Bovaryler, aslında anlamadığım bir sürü kitap. Gerçi o zamanlar anladığımdan baya emindim. O oyunu oynamadığım günlerde ise o kadar sessiz kalıyordum ki, akşamları annem geldiğinde sesim kısılmış oluyordu susmaktan.
Okuduğum kitaplardan, onları yazan yazarlardan fazlasıyla etkilendim ve neden kitap yazmıyorum dedim bir gün. İlk kitabımı dokuz yaşında yazsam bence insanlar çok etkilenirdi. Büyük övgüler alırdım. En çok da babamdan. Çünkü babam bana hep örnek olarak bakımsız ama çok zeki kadınları gösterirdi. Ellerinde sigaraları, tuhaf kalın kazakları olan değişik kitaplar yazmış sert ve soğuk bakışlı kadınlar. Kendi kendime annemin pırıltılı ayakkabılarına, küpelerine, kolyelerine baktım. O kadınları çok seviyor ama annem gibi bir kadına aşık dedim. Bence kadınlar hem kitap yazabilir, hem annemin ayakkabılarından giyebilir. Her gün annem dükkanımıza gittiği gibi babam derin uykudayken, büyük bir ciddiyetle saçlarımı topuz yapıp allığımı sürüp, güzel ayakkabılarımı ayağıma geçirip, çalışma masamda bir memur edasıyla kitabımı yazmaya başladım. Kendime bir fincan paşa çayı koyup camın kenarındaki masamda otururken, kendimi geleceğin en parlak yazarı gibi hissediyordum. Hareket ettikçe şıkır şıkır öten küpelerim, kolyelerim daha da iştahlandırıyordu beni.
Kitabımı şöyle tasarlamıştım; iki tane dünya vardı. Biri bizim dünyamız, ikincisi ise bizim kaybettiğimiz ve asla bulamadığımız eşyalarla kendilerine bir hayat kurmuş insana benzeyen, ama onlardan çok daha güzel yaratıkların olduğu bir dünya. Biz neyi kaybetsek onlar buluyordu. Onlar ne kaybetse biz. Ama onlar bizim kadar sakar değillerdi. Bilinçli kaybediyorlardı eğlenmek için. O yüzden bazen bir anda sokakta tek bir ayakkabıya, bozuk paralara, kırık oyuncaklara rastlıyorduk.
Bizim dünyamızda güzeller güzeli bir genç kız vardı. İsmi Eliyana. Larcivert gözleri, ayak bileklerine kadar uzun, mavi siyah saçları olan, teni sedefli bir beyazdı. Ay ışığında üstüne sim dökülmüş gibi toz pembe, buz mavisi ışıltılarla parlıyordu teni. Babamın fotoğrafında gördüğüm ve aynı şekilde bir biblosunu da eve getirdiği Eyfel kulesinin hemen yanında bir şatoda yaşıyordu. Beyaz gösterişli balkonundan akşamları yalnız başına uzun uzun şatonun etrafında kloş bir etek gibi yayılan karanlık gölü ve şehrin yanıp sönen ışıklarını izliyordu. Zenginlik içindeydi ama mutsuzdu ve gerçek aşkı arıyordu. Kitabın bir bölümü Eliyana’nın günlüğü olacaktı. Yaşadığı hayat, ümitleri, hayalleri. Sonra günlüğü kaybedecekti. Ve onu diğer dünyadan çok yakışıklı bir yaratık bulacaktı böylece ikinci bölüm başlayacaktı. O yakışıklı yaratık kızın bulması için bir mektup kaybedecek, sonrasında ise bu dünyada kaybolarak sevgilisine ulaşmaya çalışan bir kızın hikayesine dönüşecekti her şey.
Geceleri uyurken kızı hayal ediyordum. Evindeki her ayrıntıyı; Uşakları, şişman annesi, kekeme babası. Odasının köşesindeki şöminesi, ay ışığı süzen camları, altın şamdanları. Odasında turlarken gıcırdayan ahşap parkeleri. Ailesinin ona ettiği zulümler. Zorla evlendirilme çabaları. Her ayrıntısına kadar hayal etmekten başım ağrıyordu.
Anneme bir sabah kahvaltıda ‘Yazarlar nasıl o kadar gerçek yazabiliyorlar?’ diye sordum. O da bana bir kardeşim olacağını söyledi. Sevinçten delirecek gibi oldum. Ben ona her şeyi öğretirim dedim. Öğretmeni olurum ben onun. Bir tane kara tahta yaparız. Annem biraz hastaydı o zamanlar, keyifsizce güldü. Öğretirsin tabii dedi. ‘Yazarlar herhalde yazdıkları kahramanlar gibi düşünmeye, onlar gibi yaşamaya çalışıyorlar yazarken bilmiyorum ki.’ dedi.
Kendimi bildim bileli bütün günlerimi, haberim olmadan ve nefsime itiraf etmeden, bir insanı aramakla geçirmiş ve bu yüzden bütün diğer insanlardan kaçmıştım..
Sabahattin Ali
Bazen oturduğum yerden yükselip her şeyi ağır çekimde izliyormuş gibi hissediyorum kendimi. Ya zihinsel bi sakatlığım var. Ya da dahi bi yeteneğim. (Tabii bence birincisi.) İki sokak ötede camdan kilim silkeleyen kadının dudağındaki sigarayı içine çekişinden, arkası dönük ecevit mavisi paltosunu giymiş üstünde sanki küf kokusu, valguslu ayağıyla yamuk bastığı kara botlarının tabanı ezilmiş adamın elinde saydığı paraların hışırtısı, ağzında köpük köpük tükürüğü, boynunda çıtırdayan damarları, ilerideki camide merdivenleri ağır ağır çıkan hacının keskin hacı misi kokusu, bol allahlı iniltisi, damağına yapışmamış takma dişlerinin şapırtısı. Başucunda ağzına kadar dolu bir küllükle uyanan ayyaş ve şişman komşumun işemeye giden ayak sesleri. Marketin poşetli çırağı ağzına gizliden üç tane birden sakız atmış ağızını buruştura buruştura zor çiğniyor. Çatal kaşık, kadınların kikirdemeleri, güldükçe büyüyen ağızları, vakitleri olsa çok ağızı öpeceklermiş. Sanki göz yuvasından arkasına kayıp gidiverecek gibi bakan meraklı gözleri, martı, yutkunan kedi, yorganların altında sessizce sevişen ahlakçılar. Kömür tortusu gibi bir sis. Nerde olduğunu kestiremediğin köpeğin boğuk havlaması. Fısıltılar. Tartışmalar, tartışmalar, havalarda uçuşan alıntılar. (çünkü kimsenin kendi sözlerini söylecek kadar cesareti yok) siren sesi, fısıltılar. telaşlı ayak sesleri. Yüksek sesle açılan bir televizyon. Donuk nağmeli bi spiker. Ağzı açık dinleyen her şeye inanmaya hazır siroz göbekli fanilalı bir adam. Fısıltılar. Karısı ondan tiksiniyor. Yüzünden anlıyorum. Arkasından ensesine ekmek bıçağını geçiriverecek gibi bakıyor. Ama çiçekleri suluyor. Çiçekleri sevmek insanları sevmekten daha kolay. Fısıltılar. Ayak sesleri, fısıltılar. Kulaklarım ağırlaşıyor. Güp diye geri düşüyorum koltuğa. Gögüs kafesimde çatırdayarak, içlere doğru ağır ağır ezerek bir dünya dönüyor.
merhaba beyefendi sakallarınız insana ilham veriyor,
gömülüp uyuyası geliyor insanın.
Sanırım hiç tereddüt etmeden sizi çok seveceğim.
Yüzü cüzzam yaralarıyla kaplanan sevdiği için, on iki yıl kör taklidi yapan Bağdat'lı âlim gibi seveceğim.
Bir eylül akşamı tatlı bir akşamüstü uykusuna dalar gibi.
Çok seveceğim sizi.
Size bir çiçeği anımsatayım diye bir bahar dalına asacağım kendimi,
Ve bir çalı dikenin hiç kucaklanamayacağı gibi asla affetmeyeceğim sizi.
47 sayfa arasından 1. sayfa